Screen shot 2013-05-27 at 5.06.53 PM

Bu bloga yazmayalı o kadar uzun zaman olmuş ki. Arada hala yorumlar, izlemeler aldığım için son durum hakkında bir açıklama yapma ihtiyacı duydum. Ben bu blogu devam ettirmeyeli çok uzun zaman olmuş. Nedense tekrar da burayı devam ettirmek içimden gelmedi. Bir süredir bir Tumblr blogunda içimden gelenleri paylaşıyorum. Yeni evimi ziyaret etmek isterseniz buyrun, bekleriz 🙂

Reklamlar

Türkiye’de sosyal girişimcilik alanında, farklı noktalarda birçok gelişmeler yaşanmakta. Bu gelişmeler farklı alanlara hizmet etmekte ve hepsi de Türkiye’de eksikliğini yaşadığımız ekosistemin oluşması için umut vermekteler. Özyeğin Üniversitesi sosyal girişimcilik dersi, Kadir Has Üniversitesi Yaşam Boyu Eğitim Merkezinin daha önce düzenlediği Freer Spreckley’nin katılımı ile gerçekleşen sosyal şirket hakkında olan sertifika programı, Kocaeli Üniversitesinde başlaması planlanan “Kurumsal ve Teorik Olarak Sosyal Girişimcilik” doktora programı, Young Guru Academy’deki sosyal girişimcilik dersleri, SOGLA, Bilgi Üniversitesi Sosyal Girişimcilik Ödülleri, INSEAD ve Sabancı Üniversitesinin düzenlemiş olduğu Uluslararası Sosyal Girişimcilik konferansı, sosyal değişim ve sosyal değişim ile ilgilenen kişilerin bir araya geldiği NetSquared aktiviteleri, sosyal girişimcilerin hem mekan hem de süreçte yaşadıkları diğer ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile kurulma sürecinde olan Hubİstanbul, Ashoka’nın 2011 yılında yeni stratejiler ve yeni bir ekip ile Türkiye’ye girecek olması…

Türkiye’de bulunduğum son bir yılda, tüm bu gelişmeleri yakından takip ettim. 2010’u bitirmeye hazırlanırken, bu son bir yılda zaman zaman tam ortasında bulunduğum, zaman zaman dışarıdan izlediğim bu sürecin kendime ait bir değerlendirmesini yapmak istedim.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sosyal girişimcilik etrafında çeşitli kavram karmaşaları yaşanmakta.

Öncelikle sosyal girişimler ile özel sektör, devlet, STK, sosyal şirket arasındaki belirsiz alanın getirdiği tanımlamalarda yaşanan zorluklar var. Bir yandan birçok dernek yöneticisi kendisini sosyal girişimci olarak tanımlarken, diğer taraftan sosyal sorumluluk projeleri bile bu şemsiye altında yer edinmeye çalışmakta.

İkinci bir tartışma sosyal girişimcilik ve sosyal kapitalizm arasındaki ince çizgide gerçekleşiyor. “Dünyanın geleceği piyasa bazlı düşünen sosyal girişimcilerin elindedir” tanımlamasında beni rahatsız eden bir şeyler var. Pazar ekonomisinin araçlarının olduğu gibi alınarak, sadece sosyal, ekonomik ve çevresel fayda yaratma vizyonu ile uygulanmasının sosyal girişimcilik olarak tanımlanmasında bana göre uyuşmayan noktalar var.

Bu yaklaşımın yeterince bütünsel bakamamamızın bir sonucu olduğu ve iki kavramı birleştirmeye çalışırsak günümüzde yaşadığımız sorunlara bir çözüm getiremeyeceğimiz kanısındayım. Yaşadığımız sistemde işlemeyen noktaları büyük bir cesaret ve vizyon ile eleştirebilmeli, ve öğrendiklerimizi aynı hataları tekrarlamamak için aksiyona dönüştürebilmeliyiz.

Bu anlamda dünyada olup bitenlere bakmak, dinlemek ve hissetmek çok önemli. Küçük güzeldir kavramı, lokal ekonomiler, armağan kültürü vb. bir çok detay (benim son zamanlarda üzerine sıkça kafa yorduklarımdan) bakmamız gereken noktalardan sadece bir kaçı. Büyük bir paradigma değişimi yaşadığımızın farkında olmalıyız. Belki de demek istediğimi en iyi Einstein açıklıyor: “The significant problems we have cannot be solved by the same type of thinking that created them (Sahip olduğumuz önemli sorunlar, onları yaratan aynı düşünce tarzları ile çözülemezler.)”

Tüm bu anlam karmaşaları ve tartışmalar sosyal girişimcilik kavramının tam olarak ne olduğunun ortaya konamamasından kaynaklanıyor. Türkiye’de konu ile ilgilenen ve öncülüğü yapan kişilere bu konuda büyük sorumluluklar düşmekte. Kavramın Türkiye’ye uygun olarak tanımlamasının yapılması çok önemli. Bu konularda bir think tank düzenlenmesi uzun vadede büyük faydalar getirecektir diye düşünüyorum.

Son olarak tüm bu tartışmaların, kafamızda yer alan soru işaretlerinin olumlu olduğunu ve bir şeylerin değişmeye başladığını haber ettiğini düşünmekteyim. Özellikle Ashoka’nın Türkiye’de tekrar faaliyete başlaması ile Anadolu’daki sosyal girişimcilere ulaşma ve sosyal girişimcilerin esas ihtiyaçlarının keşfedilmesi noktasında umarım birçok yol kat edebiliriz.

Sevgili Filiz Telek’in sürdürülebilir yaşam blogunda birlikte öğrenmek ve yaratmak için topluluk oluşturma adlı yazısını paylaşmak istiyorum sizlerle.

Bugünlerde Türkiye’de de dünyada olduğu gibi pek çok heyecan veren gelişme oluyor. Bunlardan en son dikkatimi çeken permakültür ağında kendiliğinden gerçekleşen yeni bir örgütlenme/organize olma örüntüsü oldu. Geçtiğimiz günlerde, Bill Mollison ve Geoff Lawton’in TPAE (Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü) ile ortaklaşa gerçekleştirdikleri sertifikalı permakültür tasarım kursunun ilhamıyla da olacak, yaklaşık iki yıllık geçmişi bulunan bu ağda daha aktif öğrenme ve üretim süreçlerine doğru doğal bir evrimleşme gözlüyoruz bu günlerde. Ağdaki bazı arkadaşlar, farklı konulara duyulan ilgiyi ve enerjiyi odaklayabilmek için çalışma grupları oluşturmayı önerdiler, bakalım bu girişim nasıl gelişecek?

…Bir takım ortak öğrenme hedefleri olan ve belli bir konuda pratik bilgi ve tecrübe edinimini kolaylaştıran bu tür çalışma gruplarına ingilizcedecommunity of practice deniyor. Geçtiğimiz 8 yıldır yurtiçinde ve yurtdışında bu tür gruplarla yaptığım (başarılı, başarısız) çalışmalardan edindiğim tecrübeyle, topluluk oluşturma ve sürdürme konusunda önerilerim…

Yazının devamını bu bağlantıdan okumanızı öneririm.

Ellerine sağlık Filiz 🙂

Etik Bankacılık

Eylül 6, 2010

Yaklaşık 2 yıl önceydi galiba. Etik Bankacılık ile ilgili bir konferansa katılmıştım Barselona’da. Bankacılık kavramı ve tarihsel sürecinden bahsederek başlayan konferans, tüketicinin seçme rolü ve etik bankacılık kavramının tanımı ile devam etmişti.

Öncelikle çok kısa olarak bankacılıktan bahsedelim. Özellikle son global krizden sonra güvenilirliğini yitirmeye başlayan bankacılık sektörü aslında önemli bir ihtiyaca cevaben doğdu. Yeterli miktarda parası olan ve parasını biriktirmek isteyenler ve yatırım yapmak isteyen ancak paraya ihtiyacı olan diğerleri. Parasını biriktirmek isteyenler basitçe yastık altını kullanmaya devam edebilirlerdi ancak bu durumda yatırım için paraya ihtiyacı olan diğerleri yatırım yapamayacak durumda olacaklardı. Bunun yerine paralarını bankaya yatırıp, yatırımcının riskine karşılık belirli bir faiz payı alacaklardı. Yani alan memnun veren memnundu.

Sonra bankacılık serüveni devam etti. Rekabet çoğaldı. Bankalar parasını kendi bankalarına yatırmayı seçenlere hediyeler vermeye, parasını bankaya yatıranlar da buna alışmaya ve hep daha fazlasını istemeye başladı. Durum o seviyeye geldi ki, biz paramızı bankaya yatırdık ve karşılığında bankamızdan en fazla faizi istedik. Gerisi bizi hiç ilgilendirmedi.

Burada aklıma gelen 2 soru:

  • Kaç kişi bankaların kendi paralarını yöneterek sağladığı yatırım fonlarının portföyündeki şirketler hakkında bilgi sahibi?
  • En fazla faizi alma odaklı olarak, bankalar aracılığı ile yatırım yaptığımız şirketlerin çeşitlerinden haberdar olmamak bizi suçsuz yapar mı?

Dünya görüşümüz ve prensiplerimize bağlı olarak az miktardaki paramız ile bile olsa yatırım yaptığımız şirketler banka müşterileri olarak bizi ilgilendiriyor. Mesela en fazla yatırım dönüşü sağlayan şirketlerden olarak, parasını yatırım fonlarına yatıran hemen herkes silah şirketlerine bir anlamda yatırım yapmış bulunuyor bu durumda.

Demek istediğim şu ki tüketiciler olarak sadece eleştiride bulunarak ellerimizi temiz tutamayız. Seçimlerimizden ve aksiyonlarımızdan sorumluyuz. Peki bu gerçekliğin farkında olarak ne yapabiliriz?

Bankamız ile konuşup, portföyümüzde bulunan şirketler hakkında bilgi alıp, istemediğimiz şirketlere yatırım yapmayı durdurabiliriz mesela. Tabii ki daha az faiz dönüşü almayı göze alarak. Bir adım daha ileriye gidelim. Biriktirmek istediğiniz parayı yatırım ihtiyacı olan ve hayat görüşünüze uyan şirketlere yatırım yapacak olan bir bankaya yatırdığınızı düşünün. Portföyüne aldığı şirketleri ince eleyip sık dokuyan, sürdürülebilirlik ve ekonomik-sosyal-çevresel kalkınma odaklılık şartı arayan bir banka. Hangi şirketlere yatırım yapmakta bulunduğunuzu detayları ile gösterebilecek saydamlıkta olan.

Evet şimdi etik banka kavramından bahsetmeye başladık. Triodos Bank bu tür bankalara bir örnek. 1980 yılında Hollanda’da kurulan Triodos Bank kriz döneminde bile büyümesine devam edebilen ender bankalardan. Gerçek ekonomi ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında faaliyet gösteren şirketlere yatırım yapan bankanın yatırım yapmakta olduğu şirketlerin başında doğal ve çevresel etki yaratan, sosyal insiyatif alan ve kültürel katkı sağlayan şirketler bulunmakta . Banka şu an için sadece Hollanda, İspanya, Belçika ve İngiltere’de hizmet vermekte.

İleride tüketicinin sadece eleştirmekle kalmayıp, sorumluluklarının arkasında durup gerekli aksiyonları talep etmesi ile etik banka örneklerinin artacağını umut ediyorum. Türkiye’de Triodos Bankası bulunsaydı paranızı bu bankaya yatırmayı düşünür müydünüz?

Günaydın herkese, çok güzel bir günün sabahından 🙂

Bu gün benim için çok önemli bir gün. Sebebini biliyorsunuz aslında. Çok uzun zamandır emek verdiğim, kafa yorduğum, beni zaman zaman heyecanlandıran, sevindiren, üzen, yoran, dinlendiren kısacası tüm bu süreçte bir çok duyguyu ve olayı tecrübe etmemi sağlayan Zumbara (Zaman Kumbarası) bugün yayın hayatına başlıyor!!!

Bu sırada Zumbara’nın bir de günlüğü var. İlk 2 yazıyı sizlerle paylaşmak istedim:

Zumbara ile Getirilen Yenilik

Zaman Bankası Hakkında

Alternatif ekonomiler, alternatif yaşamlar veya zaman bankası sistemi ilginizi çekiyorsa mutlaka readerınıza ekleyin derim!

Ahhh onun dışında sosyal medyada daha fazla vakit geçirenler için:

twitter.com/zumbaradan

friendfeed.com/zumbara

Facebook Sayfası: Zumbara’yı Sevenler Kulübü

O zaman bugünkü moodumu anlatan bir şarkıyla yeni gününüze daha umutlu başlamanızı dilerim 🙂

Daha önce blogda Türkiye’ye dönüş sebebimden, kişisel bir projeden detaylı olmasa da bahsetmiştim. Galiba şimdi daha detaylı bahsetme zamanı. Çünkü beklenen gün yaklaşıyor. 1,5 yıllık bir çalışmanın ilk kapıları 1 Haziran’da 20 kişilik küçük bir gruba açılacak.

Projenin ismi Zumbara yani Zaman Kumbarası. Para yerine zamanın kullanıldığı yenilikçi bir paylaşım platformu. Zaman Bankası Sistemi + Sosyal Network. 26 ülkede uygulanan alternatif bir ekonomi olan zaman bankası sistemini ilk kez Türkiye’de uygulamaya başlayacağız.

1=1 ilkesi ile çalışan zaman bankası sistemi şöyle der; birisine bir saatlik yardım et, karşılığında bir saat kazan ve bu kazandığın bir saat ile dilediğin zaman topluluktaki istediğin kişiden bir saatlik bir servis al. Bu kadar basit. Uzun vadede amacımız güven, karşılıklılık ve ilişki yaratmak. Hep birlikte deneyimliyor olacağız fikri.

Fikir hakkında detayları 1 Hazirandan itibaren paylaşıyor olacağım sitenin blogunda, Facebook, Friendfeed ve twitter sayfalarında.

Ancak 1 Hazirandan önce daha detaylı bilgi isterseniz, etohum TV’de yayınlanan Zumbara videosuna göz atabilirsiniz.

Ve unutmadan, Mayıs ayının NetSquared İstanbul toplantısı bu perşembe saat 19.30’da Galata’da bulunan Enginar Cafe’de gerçekleşiyor. Bu ay Zumbara, Zaman Bankası ve alternatif ekonomilerden bahsediyor olacağız. Gelirseniz çok seviniriz 🙂

Görüşmek üzere,

Herkese mutlu paylaşımlar!!!!

Sosyal sorunların çözümünde innovasyon kullanmak olarak özetleyebileceğimiz sosyal girişimcilik konsepti son yıllarda oldukça önem kazandı. Sosyal girişimcilik yeni bir kavram değil. Tek bir kişinin tutkularının peşinden gitmesi ile, çok büyük sosyal sorunları çözebileceğini tarih boyunca gördük. Ancak bu alanda çalışan, sosyal girişimcileri gerek maddi gerekse stratejik anlamda destekleyen organizasyonların artmasının sosyal girişimciliğin artmasına direk etkisi var.

Bu kurumlara bir kaç örnek vermemiz gerekirse;

Bill Drayton’ın 1981 yılında kurduğu Ashoka, “Everyone a changemaker” sloganı ile dünyanın değişik yerlerinde bulunan 2000 sosyal girişimciye maddi ve stratejik yardımda bulundu şimdiye kadar.

Skoll Foundation, bu organizasyonlara diğer bir örnek. Ebay’in kurucu ortaklarından Jeff Skoll, ebay’den ayrıldıktan sonra, sosyal girişimcilere destek verebilmek amacı ile bu organizasyonu kurdu.

Echoing Green‘de 1987’den beri toplam 450 sosyal girişimciye, 27 milyon $ değerinde destek vererek, tutkusu sosyal değer yaratmak olan insanların hayallerini gerçekleştirmelerini sağladı.

Bunun dışında her geçen gün yeni bir üniversite de sosyal girişimciliği eğitim programlarına dahil etmekte. Stanford Graduate School of Business, Harvard Business School, Berkeley, Oxford University, London School of Economics bunlardan bir kaçı.

Ayrıca Türkiye’de de Boğaziçi Üniversitesinde bu yıl SOGLA( Sosyal Girişimci Genç Liderler Akademisi) çalışmalarına başladı. SOGLA sosyal girişimciliği gençler arasında yaymayı ve bu alanda Türkiye’nin öncü genç liderlerini yetiştirmeyi amaçlayan bir sosyal girişim projesi.

Tüm bu çabalar gerçekten umut verici. Ancak yeterli olup olmadığı tartışılır. 2009’un 3. çeyreğinde ABD’de normal start-uplara yapılan yatırımlar $1.6 milyar’ı buldu. Bu da Ashoka’nın 28 yılda yaptığı yatırımların 10 katı değerinde.

Dünyayı daha yaşanılır hale getirmek tek sosyal girişimciler ile başarılabilecek bir şey değil. Bu amaca ulaşabilmek için toplumun tüm kesimlerinden destek şart. Ve bu desteğin global anlamda gelmesi bu değişimi daha da hızlandıracak bir etkiye sahip. Şirketler, hükümetler, belediyeler, tüketiciler, vatandaşlar, STKlar, üniversiteler hep birlikte sosyal sorunların çözümü için bir araya gelmenin yöntemlerini bulmalıyız.

%d blogcu bunu beğendi: