Doğa ile baş başa olmak mı? Galiba daha iyisi yok…

Eylül 22, 2010

Son yıllarda en sevdiğim tatil çeşitlerinden biri doğa ile baş başa olmak. Mesela milli parklara gitmek, şehir yerlerinden uzak haç yollarını geçmek, dağların arasındaki vadileri keşfe çıkmak…Amacım yaptığım tatilleri anlatıp, tatil sonrası sendromunu daha da zorlaştırmak değil:) İyi organize olmuş bu gezi çeşitlerinin detaylarını ve faydalarını inceleyerek bir “case study” sunmak. Bunu da biraz kısıtlayarak milli parklar, hatta İspanya’da Huesca bölgesinde bulunan Valle de Ordesa (Ordesa Vadisi) Milli Parkı üzerinden yapsam iyi olacak galiba.

Zihninizde şekillenebilmesi için biraz daha detay vereyim. Pirene dağlarının arasında bulunan Ordesa vadisine yaklaştığınızda doğanın sizin için hazırladığı güzellikler ortaya çıkmaya başlıyor. Doğa alışık olmadığımız kadar doğal! Ordesa vadisine çevre köylerden, sağlanan otobüsler ile ulaşabiliyorsunuz. Doğal parka özel araç ile giriş sağlanamıyor. Bu köylerdeki bilgi noktalarından size sağlanan broşürlerde farklı parkurların detaylarını görebilirsiniz. Her bir parkur için: zorluk derecesi, toplam süre ve uzaklık, yapacağınız seviye değişikliği ve yanınıza almanız gereken materyaller vs. Bu geziler günü birlik de olabilir, daha uzun süreli de. Eğer vadinin derinlerine dalmaksa amacınız ilk gün yapmanız gereken vadinin iç bölgesinde bulunan (2000mden yuksekte) refugio (sığınak, dağ evi) ya ulaşmak. Burada telefon, internet vs. her şeyi unutun. Tam bir inziva lüksü. İhtiyaç duyulan enerji rüzgar ve güneşden sağlandığı için çok değerli. Ne de olsa tek amacınız güzel bir uyku ve sıcak bir yemek. Bunu da dağ evinin koğuşlarında ve yemek odasında sağlayabilirsiniz. Diğer bir opsiyon ise 2000 m.den yuksekte olan yerlerde çadır kurmak. Eeee malum doğada insanoğlunun alıştığı kaprislere yer yok 🙂

Tekrar başa dönecek olursak, köyden bindiğiniz otobüsler ile milli park parkurlarının başlayış noktasına ulaşıyorsunuz. Bundan sonrası bir rehbere gerek duymayacak şekilde iyi organize edilmiş. Elinizdeki broşürler; yol boyunca farklı parkurları, farklı işaretler ile gösteren tabelalar ve yoldan çıkmanızı önleyen kayalar üzerindeki boyalar veya en ilkel iletişim yolu olan üst üste konulmuş taşlar yol boyunca oyunu kolaylaştıracaklar.

Organizasyonda kullanılan tüm bu detaylar çok basit ancak işlevsel açıdan çok önemli. Her detay akıllıca ve basitçe açıklandığı için kolaylıkla kendinize uygun olan parkura karar verebilirsiniz. Mesela aileniz ile gidiş-dönüş 5 saatlik bir yürüyüş parkuru sonucu “Cola de Caballo” şelalesini keşfedebilir veya çadırda konaklayıp bir sonraki gün 3348 m. yüksekliğindeki Monte Perdido (Kayıp Dağ) ı bulabilirsiniz!

Kısa veya uzun olsun bu gezilerin faydalarını düşündüğümde genelde yaptığım gibi 3 alanda incelemek uygun görünüyor:

1. Ekonomik Fayda: İyi organize olmuş milli parklar bir çok doğa severi bölgeye çekerek büyük bir turizm geliri sağlamakta. Ordesa vadisine gelenler sadece milli parkı gezmeyip, çevre köylerde kalarak rafting, kanyoning, bisiklet binme vb. bir çok servisden de yararlanmakta.

2. Sosyal Fayda: Özellikle sosyal fayda birey anlamında çok önemli. Kendi tecrübelerim üzerinden gidersem bu geziler doğa ile tekrar iletişime geçmemizi, ona hayran olmamızı sağlamakta. Doğanın kendi kurallarını ve içindeki mükemmelliği keşfettirmekte. Gücünüzün sonuna kadar çabalayıp gitmek istediğiniz yere ulaştığınızda doğa size en güzel hediyelerini sunmakta, tabii ki yol boyunca da çeşitlilik. Aynı zamanda bir süreliğine tamamiyle her şeyi unutmanın (desconnect) daha iyi bir yolu var mı bilmiyorum gerçekten. Sadece amaca odaklanıp, düşmemeye çabalarken, zihinsel olarak inanılmaz rahatladığınızın da farkına varıyorsunuz. Ah tabi yol boyunca kendi kendinizle kaldığınız anların meditasyon etkisine de değinmeden geçemeyeceğim.

3. Çevresel Fayda: Milli parklar önemli korunma alanları oldukları için kendi büyük alanlarının dışında çevresinin de korunmasını sağlamakta. Vadi yakınında bulunan Aragon bölgesindeki dağ köylerine yöresel yapıya uygun olmayan inşaat yapabilmeniz imkansız. Tabii bunda belediyelerin vizyonunun önemi büyük. Diğer bir önemli nokta ise “dağdan indim şehire” kalıbının tersine çevrilmesi. Doğadan ne kadar uzaklaştığımızı kavramamıza ve ne zamandır doğanın sahibi gibi davrandığımızı sorgulamamızı sağlamakta.

İspanya özelinden konuşursak, her geçen gün doğa ile baş başa olmaya ilgi arttığı için bir çok opsiyonunuz ve bu opsiyonlara ulaşabileceğiniz bilgi bulunmakta. İnternette her yörenin web sitesinde doğa parkurlarının tüm detaylarına ulaşabilirsiniz. Onun dışında bir çok blog, forum vs. bulunmakta.

Türkiye ile ilgili benzer bilgilere ulaşmaya çabalasam da internetten verimli bir sonuç alamadım hala. Bana önerebileceğiniz bu tarz doğa gezileri varsa duymayı çok isterim!

Reklamlar

4 Responses to “Doğa ile baş başa olmak mı? Galiba daha iyisi yok…”

  1. Rafa&Fernys Says:

    Çok güzel bir post. Tebrikler!

  2. aysegulguzel Says:

    @Rafa&Fernys teşekkürler yorumun için 🙂

  3. goktug Says:

    Biz doğayla olan ilişkimizi yeniden ve samimi biçimde inşa etmedikçe yeni felaketlere, çevre sorunlarına ve psikolojik problemlere maruz kalmaya devam edeceğiz…

    Aynı zamanda doğayla beraber olmak, tefekkür etmek insanın kendini tanımasını, inançlarını ve manevi hislerini tekrar gözden geçirmesi noktasında çok faydalı… Doğa-inanç ilişkisi üzerine olan literatür hem çok fazla, hem de ilgi çekici… Örnek vermek gerekirse bu alanda çalışan birçok düşünüre benzer biçimde, 19.yy’ın sonlarında yaşamış olan dinler tarihçisi Max Müller,sonsuz varlığa (Tanrı’ya) ulaşmak için üç şeye ihtiyaç olduğunu söyler: Doğa, insan ve ruh (benlik). Bu üçü içinde doğa unsuru Müller için bilhassa önemlidir. Çünkü doğa hayret verici ve harikulade olayların ortaya çıktığı mucizevi bir alan olmanın yanısıra aynı anda hem Tanrı’nın gizemli örtüsü hem de O’nun ifşası anlamına gelir. Diğer yandan, yine aynı dönemlerde yaşamış olan Kantçı sanat felsefecilerinin, bir şeyi “sanat” yapan şey(ler)in ne olduğunu ararken, gelip dayandıkları nihai noktanın doğa ve doğanın içindeki uyum, denge ve bütünlük (balance, harmony, unity) olduğu söylenebilir. Son olarak bir de film önereyim ve bu ukalalık son bulsun :)) Franco Zeffirelli’nin “Brother Sun Sister Moon” isimli filmi doğa ve inanç arasındaki ilişkiye değinen çok güzel bir film. Filmde Frensiskenliğin doğuşu anlatılıyor. Daha fazla bilgi için bakınız bir zamanlar teşebbüs ettiğim başarısız blog girişimime: http://poorhobbit.blogspot.com/2010/01/frensisken-olabilmenin-siirselligi.html

    Doğayla ilgili filmler kadar doğayla ilgili yazıları, gezi yazılarını ve seyahatnameleri de çok severim. Sağolasın Ayşegüllll :)))

    • aysegulguzel Says:

      Çok sağol yorum için Göktuğ’cum. Filmi yazdım notlarıma izliyicem kesin. Ve blogdaki yazından aldığım satır ile bitireyim o zaman: Şimdi düşünmenin değil, hissetmenin zamanı…:)


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: